2 Nisan 2011 Cumartesi

12 Haziran Çorbaları ve Bizim Kebaplar


Her şeyi bir kenara bıraktım ve bugünlerde tarihi de resmileşen 2011 genel seçimleri üzerine biraz muhakeme yaptım. Evet, 12 Haziran 2011 seçimlerinde sandıklar kurulacak, oylar atılacak ve yeni bir 4 yıl için “yürütme”yi belirleyecek olan “yasama” organı üyeleri seçilecek.

Türkiye demokrasisi
Dünyadaki örnekleri arasında kötülerin iyisidir ancak hakiki bir demokratik üslup veya zihniyetimiz halen yoktur. Çünkü %10 gibi devasa bir seçim barajı uygulaması ile birlikte demokrasinin yazılı kuralı olmayan ancak “tahammül ve saygı” olarak adlandırabileceğimiz değerlerden yoksunluğumuz bu durumu kısaca özetlemektedir. Demokrasilerde herkes birbirinin tercihini sevmese de ona saygı duymayı görev addeder. Ancak biz de “öteki” olmak kadar kolay bir şey yok. %10 barajı ise kim ne söylerse söylesin Kürtleri parlamentodan uzak tutmak için kurulmuş iyi bir oyundur. Oysa demokrasilerde herhangi bir grubu yönetimden dışlamak mümkün değildir.

Gelelim laik ülke Türkiye’ye
Türkiye düpedüz laik bir ülke değildir çünkü diyanet işleri başkanlığı başbakanlığa bağlıdır. Başbakan ise yürütmenin başı sayılır. Türkiye yine laik değildir çünkü vatandaşının giyim kuşamına karışır (dini sembol diyerek) ve onu belli hizmetlerden men eder. Oysa laiklik bize klişe tanımı ile din ile devletin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Laik bir devlette, devlet dine, din de devlete müdahale edemez. Türkiye laik bir ülke olmak istiyorsa içinde barındırdığı tüm din ve bu dinlere ait mezheplere karşı eşit tutum takınan yahut hiç tutum takınmayan bir devlet anlayışı benimsemelidir.

Peki ya sosyal devlet anlayışımız ne kadar?
“Türkiye sosyal bir devlettir çünkü” diyerek söze başlayıp bir sürü sosyal hizmeti anlatabilirsiniz. Ancak bu sosyal hizmetlerin ne şekilde belirlendiği de çok önemlidir. Sosyal hizmet olarak ayni yahut nakdi yardım yapmak gibi iki seçenek vardır ki bizde genellikle ayni yardım şekli kullanılır. Bunun sebebi ayni dediğimiz yardım şeklinde yardım olarak verilecek “şeyin” üzerinden mülki idare yahut yerel idarenin rant edebiliyor olmasından başka bir şey değildir. Vatandaşa “senin neye ihtiyacın olduğunu ben bilirim” demek mi yoksa “al şu yardım miktarını ihtiyacın neyse gider” demek mi daha sağlıklıdır önce buna karar verebilmeliyiz. Bizde ilki tercih edilir çünkü devlet her şeyi bilen bir aygıttır ancak bu uygulamadan bile hiçbir şeyi bilmediği konular olduğunu anlayabiliyoruz.

Peki, hukuk devleti Türkiye’ye ne demeli?
Derinlemesine bir analiz derdine düşmeksizin Türkiye’de hukuk konusunun ne kadar sorunlu olduğunu gösterebilirim. Yargıtay Başkanı, Danıştay Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, Ana Muhalefet Lideri… Tüm bu isimlerin son birkaç ay içinde “hukuk” ve “yargı” ile ilgili verdikleri demeçleri okumanız yeterli olacaktır. Yargının bağımsız, tarafsız olup olmadığı, hukuk kurallarının nasıl işlediği gibi konuların ne kadar sulandırıldığı Türkiye’nin son 6 aylık gündemini izleyenler tarafından teyit edilecektir. 

Türkiye’de yeni bir genel seçim yapılacak ve ülkemizin nüfusunun % 60 kadarı gençlerden oluşuyor. Dolayısıyla gençlerin belirleyici olduğu bir seçime doğru gidiyoruz. Peki, neyi seçeceğiz? Durum şudur arkadaşlar; hepimizin karnı aç ve mutlaka bir şeyler yemek istiyoruz, ancak önümüzde yemek olarak sadece çorba mevcut, birisi domates, diğeri tavuksuyu ve öteki mercimek çorbası. Peki, bizim çorba ile karnımız doyacak mı, hiç sanmıyorum. Gençler olarak bu eski usul çorbaların yerine şöyle hepimizi tatmin edecek kebap, mantı, börek v.b. alternatiflerin ancak ve ancak kendimizde saklı olduğunu belirtmek istiyorum. 

 www.12punto.com
 websayfasında yayımlanmıştır. 


Trablusgarplı Mevsuf Efendi, Çanakkale’den Libya’ya


Çinlilerin bir atasözü vardır, “Tanrı kimseyi ilginç zamanlarda yaşatmasın.” derler. İlginç zamanlar zor zamanlardır ve beraberinde felaketler ile fırsatları getirirler. Dünya ilginç bir zaman dilimini yaşıyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan olaylar bunun en somut göstergesi. Kimine göre domino etkisi, kimine göre Ortadoğu’nun soğuk savaşının sona ermesi, kimine göre ise ABD’nin bölgedeki yeniden şekillendirme operasyonu. Yaşananlar ne ABD’ye yüklenecek kadar basit bir süreç ne de tamamen doğal olarak gerçekleştiğini iddia edebileceğimiz olaylar. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşananlar için bir sürü neden sayılabilir ancak herkesin emin olduğu bir şey var ki bir şeyler öyle ya da böyle şekilleniyor, değişiyor ve bu şekillenme süreci beraberinde fırsatlar ile felaketleri getiriyor. Mübarek’in felaketi, Tahrir meydanındaki kalabalıkların fırsatı olabilir, Tahrir meydanındakilerin felaketi de başka aktörlerin fırsatlarını oluşturabilir. Aynı durum Kaddafi ve Libya halkı için de geçerli. Şuan Libya’da ne olduğunu tam manasıyla kimse kestiremiyor. Bir yanda halkın talepleri diğer tarafta Kaddafi’nin gözü dönmüşlüğü ve hepsinin üzerine gelen NATO müdahalesi. Bazıları Irak üzerinden analoji yaparken diğerleri Libya’nın ikiye bölünme veya bölünmeme ihtimallerini konuşuyor. Türkiye’nin tutumu ise henüz netleşmiş değil.
Türkiye için durum hiç olmadığı kadar karışık. Bıçak sırtı bir durumdayız. Eksen kayması tartışmalarını bir nebze olsun azaltan NATO Füze Kalkanı anlaşmasından sonra Türkiye bölgede bir kere daha sınanıyor diyebiliriz. 18 Mart’ta alınan Birleşmiş Milletler kararına kadar bölgeye müdahale konusunda net bir tavır sergilemiş ve karşı durmuştuk. Şimdi ise Başbakan Erdoğan’ın ağzından “müdahalenin biran önce bitmesi ve Libya’da halkın taleplerine cevap verilerek bir an önce istikrarın sağlanması” şeklinde açıklanan bir tavır sergileniyor. Türkiye tarihi gerçekleri bir kenara bırakmadan, geçmişte yapılan hataları göz önünde bulundurarak hareket etmek çabasında. Bugün BM kararı ile uluslararası meşruiyetle NATO güçleri olarak Libya’yı bombalayan İngiltere ve Fransa 1915’te Çanakkale boğazını dövüyordu. Çanakkale Savaşında Dardanos tabyasındaki kahraman topçulardan birisi ise Trablusgarplı Teğmen Mevsuf Efendiydi. Çanakkale’de Dardanos’tan Kepez’e giden yolun üstünde yer alan “Hasan-Mevsuf Şehitliği” içerisinde Trablusgarplı Mevsuf Efendi için de bir mezar taşı bulunmaktadır. Türkiye için bu tarihi arka planı göz ardı etmek ve Libya’nın vurulmasına gözü kapalı evet demek mümkün değil. Fakat bunu batıya anlatmak ve batılıların bunu anlamasını beklemek de bir o kadar zor.
Türkiye, Libya özelinde ve Sykes-Picot antlaşması ile şekillendirilen, adı da Anglo-Sakson kültürünce ideolojik olarak “Ortadoğu” konulan coğrafyada ilginç ve zor bir dönemden geçiyor. Tarihin adeta kendine döndüğü ve coğrafyanın yapay sınırları kabul etmediği son dönemde açıkça ortaya çıkarken, batı yine ve yeniden kendine göre bölgeyi şekillendirmenin çabası içerisinde. NATO’nun Libya müdahalesinde Fransa’nın ön alması, operasyona liderlik etme girişimi bunun en bariz örneği. Çin ile Rusya’nın çekince dile getirdiği, İran’ın karşı olduğu ve Arap Ligi’nin tepki verdiği NATO operasyonuna bu uluslararası denklemde Türkiye’nin de kendi verileri doğrultusunda refleks göstermesi gerekiyor. Henüz iki gün önce Çanakkale Deniz Zaferi’ni anma törenlerini gerçekleştiren Türkiye’nin bu tarihi perspektifi göz ardı etmesi, Libyalı sivillerin ölümüne neden olan ve hatta Libya’yı yeni bir Irak haline getirecek uzun erimli müdahaleye dur dememesi tarihin ilginç zaman diliminde önüne gelen fırsatı elinin tersiyle itmek olacaktır. Kaddafi’nin iktidarını sürdüreceği Libya’yı tercih etmeyebiliriz ancak Fransa’nın yerleşeceği bir Libya’nın ve tarihe atılacak bu çalımın daha kötü bir seçenek olduğunu bilmek durumundayız.
1911’de Trablusgarp Savaşı sonrası çekildiğimiz Libya topraklarında o gün İtalyanlara karşı yerel halk ile birlikte yapılan mücadeleyi unutmamak gerekiyor. Enver Paşa ile Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ı İtalyan işgaline karşı nasıl savunduklarını, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın pusuya yatıp İtalyan askerlerine karşı nasıl mücadele ettiğini ve tüm bu mücadelenin Teşkilat-ı Mahsusa tarafından hangi şartlarda örgütlendiğini bir kenara bırakarak batının başını çektiği ve süreci belirlediği bir Libya operasyonuna Türkiye’nin sağlayacağı her katkının tarihi bir inkar olacağını unutmamak gerekir. Trablusgarplı Mevsuf Efendi’nin Çanakkale’deki mücadelesi ile Enver ve Mustafa Kemal Paşaların Trablusgarp’taki mücadelesi örnekleri kadar eskiye dayanan Türkiye – Libya ilişkilerini bu tarihi perspektiften yoksun kurgulamak ne Türkiye için ne de Libya için fayda getirmeyeceği gibi köklü bir bağın yok sayılması anlamına gelecektir.  
Burak YALIM    (21.03.2011)
BİLGESAM-TUİÇ Platformu Genel Koordinatörü

Balkan Ülkelerinin Ortadoğu’daki Kriz Ülkelerinden Farkı


Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan halk ayaklanmaları bazı ülkelerde halen devam ederken bazılarında yeniden yapılanma sürecine geçilmiş durumda. Tunus ve Mısır’da iktidarlar devrildi ve geçiş süreci yaşanıyor, Libya da ise Kaddafi ile devam edilmeyeceği kesin gibi ancak henüz çatışmalar bitmiş ve sükûnet sağlanabilmiş değil. Yemen, Bahreyn, Ürdün ve hatta Umman da ise gösteriler aralıklarla sürmekle birlikte iktidarları yıpratması ve devirmesi konusunda henüz net bir şey söylemek mümkün değil. Ancak kesin olan bir şey var ki tüm bu gelişmelerden sonra Ortadoğu eski Ortadoğu olmayacak. Tüm bu gelişmeler Ortadoğu coğrafyasını uluslararası ilişkilerin merkezine oturtmuşken aslında bir başka sorunlu coğrafya olan Balkanlarda da yaşanan gelişmeler pek iç açıcı görünmüyor.
Arnavutluk’ta Muhalefet Bastırıyor
2009’un Haziran sonunda Arnavutluk’ta yapılan genel seçimlerden sonra oyların sayımında usulsüzlük yapıldığı yönünde iddialar ile sokaklara dökülen Sosyalist Parti mensupları seçimlerin tekrarını istemiş, seçimin galibi Başbakan Sali Berişa ise buna direnmiş ve bir süreliğine de olsa sular durulmuştu. Sosyalist Parti Başkanı ve Tirana Belediye Başkanı Edi Rama’nın hükümeti yolsuzluk temelli suçlamaları ile 21 Ocak 2011’de yeniden sokağa dökülen muhalifler Arnavutluk Cumhuriyet Muhafızları tarafından sert karşılık görmüş ve 4 kişi hayatını kaybederken yaralananlarda olmuştu. Aynı zamanda Sali Berişa hükümeti ortaklarından Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı İlir Meta hakkında yolsuzluk iddiaları ortaya atılmış ve geçen yıl Mart ayında Dışişleri Bakanlığı görevindeyken dönemin Enerji Bakanı Dritan Prifti ile yaptığı bir görüşmenin kayıtları yayımlanmıştı. Bu gelişmelerden sonra Ilir Meta istifa etmesine rağmen Edi Rama liderliğindeki muhalifler hükümetin derhal görevi bırakması ve yeni seçimlere gidilmesini istemişti.
Makedonya Erken Seçime mi?
Arnavutluk’ta bunlar yaşanırken hemen yanı başındaki Makedonya’da ise muhalefet partisi 28 Ocak tarihinden itibaren başlattığı meclis boykotu ile iktidar partisini seçimlere gitmeye zorluyor. Muhalefetin A1 isimli televizyon kanalı ve ona ait gazetelerin kapatılması sebebiyle başlattığı meclis boykotuna 2011 hedeflerini Avrupa Birliği ile entegrasyon olarak açıklayan Başbakan Nikola Gruevski’nin daha fazla direnmeyip seçimlere gitmek için hazırlık yapmaya başladığı söyleniyor. Her ne kadar Nikola Gruevski Makedonya’nın 2011 hedefini AB ile entegrasyon olarak açıklasa da ülkenin ekonomik sıkıntıları, işsizlik sorunu ve hepsinin dışında halen daha çözüme kavuşmayan ve Yunanistan ile kriz oluşturan isim sorunu nedeniyle Avrupa Birliği hedefinde mesafe kat etmesi zor görünüyor.
Kosova’da Bağımsızlığın 3. Yılında Sorunlar Devam Ediyor
Makedonya’nın hemen kuzeyine gittiğimizde ise geçtiğimiz Şubat ayında bağımsızlığının 3. yılını kutlayan Kosova’da da birçok sorunun halkı umutsuzluğa ittiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar bugünlerde Belgrad ile Priştine arasında görüşmelerin başlayacak olması yeni bir döneme girmenin ümidi olarak gözükse bile Kosova’nın bağımsızlığının üçüncü yılında BM üyesi 192 ülkeden sadece 75’i tarafından tanınmış olması büyük bir hayal kırıklığı olarak yorumlanıyor. Kosova’da da diğer tüm batı balkan ülkeleri gibi var olan yüksek oranlı işsizlik ve bunun genç nüfus için bir tehdit haline gelmesi 12 Aralık’ta gerçekleşen seçimlerden sonra uzunca bir süre yaşanan hükümet krizinin akabinde kurulan koalisyon hükümetine ağır bir sorumluluk yüklüyor.
Sırbistan’da Yeniden Milliyetçilik Tehdidi
Halen daha Kosova’nın bağımsızlığını tanımayan Sırbistan’da ise sokak gösterileri yaşanırken mevcut hükümet sallantıda görünüyor. Mevcut sorunların başında ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve yolsuzluk görünürken 5 Şubat’ta Belgrat’ta yapılan protestolara olan yüksek katılım ve bu protestoların başını milliyetçi partilerin çekiyor olması endişe veriyor. 2000’li yıllarda Miloseviç’i deviren büyük gösterilerden sonra en yüksek katılımla gerçekleştirilen protesto gösterilerine 55 bin kişinin katıldığı söyleniyor. Protestocuların hükümeti suçlayan en önemli argümanı Avrupa Birliği üyeliğinin tek hedef olarak gösterilmesi ve ülke içindeki en önemli sorunlar olan yolsuzluk, işsizlik ve yoksulluk ile mücadele edilmemesi. AB üyeliği hedefinde de somut ilerlemelerin olmadığı görüşü ile birlikte halkın da AB üyeliği noktasındaki inancının azalması Sırbistan’da patlamaya hazır bir enerji birikimini oluşturuyor.
Bosna-Hersek’te Hükümet Krizi Sürüyor
Batı Balkanların en karmaşık siyasi sistemine sahip ülkesi Bosna – Hersek ise saydığımız diğer ülkelerin belki de en sorunlusu. 5 ay süren hükümet krizinin halen daha bitmemiş olması, Sırp Cumhuriyeti ile zaman zaman yaşanan gerginlikler, Hırvatların yeni bir entite kurma talepleri, yoksulluk, işsizlik ve zayıf ekonomi Bosna – Hersek’i içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklüyor. Yapılan seçimlere belli belirsiz umutlarla giren Bosnalılar seçim sonrasında Bosna – Hersek entitesinde 4 kantonda hükümetlerin kurulamaması neticesinde ortaya çıkan krizden bunalmış durumdalar. Bosna – Hersek’in karmaşık siyasi sistemi ve yönetilememe sorununu ortaya çıkaran Dayton anlaşması üzerinde yapılmak istenen değişikliklerin bu tablo dahilinde yapılması mümkün değil. Dayton’da yapılamayan düzenlemeler ve mevcut ihtilafların sonucu olarak da Avrupa Birliği hedefinde bir adım ileri gidilemiyor. Ortadoğu’da yaşanan halk hareketleri sırasında sanal ortamda “Herkes Sokağa” hareketi şeklinde kurulan ve kısa zaman içinde 9 bin üyeyi bulan grubun eylemlerini sokaklara taşıması endişesinin hakim olduğu Bosna – Hersek, kısa vadede çözülmesi zor sorunlar yumağı ile boğuşuyor.
Değerlendirme
Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere Balkan ülkelerinde de var olan ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve yolsuzluk neden olurken henüz Balkan coğrafyasında Ortadoğu’ya benzer ciddi halk hareketlerinin palazlanmamış olması bir anlamda “demokratik” sistemin, yani seçimlerin sürekliliği ve varlığı ile ilgilidir. Çünkü Ortadoğu’da halkın ayaklanma sebeplerinden birisi de değişmez liderlerin tekrar tekrar seçildiği anti-demokratik süreçlerdi. Ortadoğu ve Balkanları birbirinden ayıran ikinci önemli sebep ise Balkan ülkelerinde her yeni gün azalıyor da olsa Avrupa Birliği çıpasına tutunuyor olmanın yarattığı umutlu tablodur. Balkan ülkeleri Soğuk Savaş şartlarından tam anlamıyla henüz kurtulmamış olsa da Avrupa Birliği hedefi ve Avrupa Birliği yetkililerinin öğreti ve yol göstericiliği ile yeni bir sisteme ve refaha kavuşmanın ümidini taşımaktadır.  
Balkan ülkelerinin en önemli sorunu ekonomik darboğazdır çünkü dünyayı vuran ekonomik kriz aslında en çok balkan ülkelerini etkilemiştir. Kosova, Bosna – Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkelerin vatandaşlarının Avrupa ülkelerinde oluşturdukları diaspora sayesinde ülkelerine taşıdığı veyahut gönderdiği yardımlar yaşanan mali krizle birlikte tamamen olmasa bile büyük ölçüde kesilmiştir. Hali hazırda ekonomik yeterliliği olmayan ve dışarıdaki akrabalarının yardımları ile geçinen insanların bir anda böyle yardımlardan da mahrum kalması dolayısıyla büyük bir travma yaşatmıştır. Bu anlamda küresel mali krizin aslında en çok etkilediği ülkelerin Balkan ülkeleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.    
Burak YALIM  (BİLGESAM-TUİÇ Platformu Genel Koordinatörü)

Ekseni Kayık Model Ülke: Türkiye


Tunus’ta başlayan ve devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesiyle sonuçlanan, Mısır’da ise halen devam eden halk protestoları ile birlikte Türkiye’nin bir “model ülke” olup olmadığı dünya basınında en çok tartışılan konu haline geldi. 2010 yılına damgasını vuran ve bazı çevrelerde halen tamamlanmayan “eksen kayması” tartışmalarının akabinde Türkiye’nin “model ülke” olarak gösteriliyor olması ve her iki tartışmanın da Ortadoğu özelinde yapılıyor olması dikkat çekicidir. Ortadoğu özelinden kastettiğimiz, Türkiye’nin eksen kayması tartışmalarının odak noktası Ortadoğu coğrafyasında izlediği politikalardı ve bugün hararetle tartışılan da Ortadoğu ülkeleri için bir model olup olmadığı. Hatırlanacağı üzerine eksen kaymaları tartışmasında işi bir adım öteye götürüp “Türkiye Ortadoğululaşıyor ve Araplaştırılıyor” argümanına ideolojik bir bakış açısı ile sıkı sıkıya sarılanlarda vardı. Bugün gelinen noktada acaba tam aksine “Ortadoğu Türkiyeleşiyor ve Türkiyelilik trend haline geliyor” diyebilir miyiz?  
Öncelikle belirtmek gerekir ki “eksen kayması”, “model ülke”, “Neo-Osmanlıcılık” gibi kavramların dikkat edildiği takdirde Türkiye’de üretilen ve Türk Dış Politikasının konusu olan yaklaşımlar olmadığını açıkça görebiliriz. Bu kavramsallaştırma çabasının batı menşeli olduğu ve batı tarafından tartıştırıldığı açık bir gerçektir. Batı’nın bu çabasının ardında gerek Türkiye’de gerekse bölge ülkelerinde algı yönetimini gerçekleştirmek, açıkçası Türk Dış Politikasını batının istediği çerçevede tartıştırmak ve bu tartışmalar neticesinde istediği algıyı yaratmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun biraz da bizim dış habercilik ve dış haber yorumculuğunda öncelikle ve yüksek ehemmiyetle batılı kaynakları tercüme etme garabetimizden de kaynaklandığını eklemek gerekir. Algı yönetimi çerçevesinde Türkiye ve diğer ülkelerin iç kamuoyları birbirleri ile ideolojik noktada ayrışır ve enerjisini bu noktaya harcarken, batının sistematiği doğrultusunda yönlendirme ve hatta yönetilmeye çalışılmaktadır. Somut bir örnek olarak geçtiğimiz yıl yaşanan eksen kayması tartışmalarını gösterebiliriz. Türkiye’de ulusalcı cenah “eksenimiz kayıyor, şeriatı getirecekler” gibi endişelerle mevcut iktidara yüklenirken, iktidar ise enerjisini tüm bu endişeleri gidermek ve “batılı değerlere(!) bağlılığın” sürdüğünü anlatmak için harcamıştı. Yine bu anlamda “neo-osmanlıcılık” tartışmaları da önemli bir örnektir. Bu kavramın ortaya atılması ile birlikte bırakın Türkiye iç politikasını, eski Osmanlı coğrafyasında yer alan hemen her ülke derin soru işaretlerine kapılmış ve tedirginlik duymuşlardır. Hatta en son Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun yabancı basına verdiği demeçte “Osmanlı Milletler Topluluğu” ifadesini kullandığı söylenmiş ancak Dışişleri Bakanı bunu her fırsatta yalanlamıştır. Tüm bu tartışmaların oluşturulmasındaki temel hedef, iç kamuoyunda kutuplaştırmayı arttırmak, enerjiyi bu yöne harcatmak ve bu yöntemle gerçek anlamda Türk Dış Politikasının temel ilkelerini ve hedeflerini ve hatta deyim yerindeyse “Türkiye’nin kendi orijinal hikâyesini” anlatmasına ve uygulamasına fırsat verilmek istenmiyor.  
            Peki, Türkiye’nin çok kısa aralıklarla “model ülke” ve “eksen kayması” gibi aksi istikamette iki tartışma konusunun merkezine oturması ve bu tartışmaların Ortadoğu coğrafyası özelinde gerçekleşmesine etki eden faktör ne olabilir? Türkiye’nin ekseninin kaydığı iddiası bilhassa İsrail ile ilişkilerin gerilmesi süreciyle doğru orantılı olarak artmaya başlamıştı. Son Mavi Marmara krizi ile ise son noktaya ulaşmış ve NATO Füze Kalkanı projesine Türkiye’nin vermiş olduğu destekle nispeten azalmıştı. Türkiye’nin ekseninin kaydığı iddialarını kuvvetle destekleyen İsrail hükümeti, ABD’deki İsrail hükümetine yakın çevreler ve neo-con cumhuriyetçilerin temel kaygısı Türkiye’nin İslamcı bir politika çizgisine kayıp hali hazırda bölgede İsrail’in en kuvvetli müttefiki olmak durumundan çıkması ve İsrail ile islam unsuru özelinde politika geliştirmesi ihtimaliydi. İsrail devletinin güvenlik eksenli kurulu olduğu gerçeği de bu ihtimalle birleştiğinde eksen kayması tartışması etrafında hedefin İsrail’in güvenlik kaygılarının giderilmesi olduğu anlaşılacaktır. Bugün ise Mısır’da yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye “model ülke” olarak lanse edilmektedir. Yine bu kavramsallaştırmanın temelinde de İsrail’in güvenlik kaygılarının olduğunu söylemek zor olmayacaktır. Bilindiği üzere Hüsnü Mübarek’in gidişi ile ilgili en büyük endişe İsrail cephesinde oluşmuştu. Endişenin temelinde, Mısır’da yaşanacak iktidar boşluğunu Müslüman Kardeşler (Ihvan-ı Müslimin) grubunun doldurması ile 17 Eylül 1978’de Mısır ile İsrail arasında yapılan Camp David sözleşmesinin yürürlükten kaldırılması yoluyla İsrail’in komşuları arasında tek güçlü müttefiki Mısır’ı da kaybedecek olması yatıyordu. Kısacası İsrail’in endişesi, radikal islamın Mısır’da hakim olması, bu durumun Filistin sorunu özelinde İsrail’e baskı oluşturması ve Hizbullah, Hamas gibi yapılanmalardan sonra üçüncü bir cephe olarak Müslüman Kardeşler ile sorun yaşanmasıydı. Böyle bir durumda ise gözler Müslüman Kardeşler, Hamas ve Hizbullah oluşumlarına göre daha ılımlı bir aktör olarak Türkiye’de islam nosyonuna sahip ama bunu demokrasi temelinde şekillendiren AKP modeline çevrildi. Aslında “eksen kayması” tartışmalarına neden olan endişenin geçersiz olduğunu ve/veya AKP’nin saydığımız diğer aktörlere göre tercih edilebilirliği ve bu nedenle model olarak lanse edildiğini de söyleyebiliriz.
            Sonuç olarak, Türkiye’nin model ülke veya ekseni kayan ülke olarak dünya kamuoyunda tartışmaların merkezine oturmasını sadece Türk Dış Politikasının dinamizmine bağlamak yeterli olmayacaktır. Özellikle Türkiye’nin pozisyonunu batılı kavramsallaştırmalar etrafında belirlemek Türk Dış Politikasına hizmet etmeyecektir. Türkiye’nin ekseninin kayması batının yahut İsrail’in kaygılarından ziyade Türkiye’nin gerçek hedefleri ve vizyonu açısından değerlendirilmelidir. Dışarıdan gelen sesler ile içeride birbirini boğazlayacak konuma gelmek ve yine dışarıdan yapılan kavramsallaştırmalar ile komşulara ve coğrafyaya “itici”, “ürkütücü” gösterilmenin önüne geçip, kendi kavramsallaştırmalarımız ile stratejik vizyonumuzu ve bölgesel/küresel meselelerdeki duruşumuzu ilkesel bir yaklaşımla anlatabilmeliyiz.
Burak YALIM
BİLGESAM TUİÇ Platformu Genel Koordinatörü