19 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye’nin Uluslararası Sistemle Uyumu


Ortadoğu ve Kuzey Afrika yeniden yapılandırılırken(!) Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu süreçte en popüler figür haline geldi. Bölgede yaşanan değişimi tamamen “batı” eliyle gerçekleştirilen ve iç dinamikleri göz ardı eden bir devrim olarak okuyan yaklaşımı doğru bulmamakla beraber Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın bu yaşanan dönüşüm sürecinde “batı”dan kopuk ve/veya batı ile çelişen bir tutum içinde olduğunu da düşünmüyorum. Tabii ki bu durumu CHP’nin dar bir bakış açısını yansıtan yaklaşımı gibi “taşeronluk” olarak da değerlendirmiyorum. Aslında denklem göründüğünden fazla karmaşık değil. Bölge soğuk savaşın akabinde değişmeyen ve dönüşmeyen kurumlarını ve yapısını bir Tunuslu gencin kendini yakması ile patlayan olaylarla gerçekleştirirken bu değişim ve dönüşüm için Türkiye’nin daha önce farklı zamanlarda ısrarlı mesajlar verdiğini biliyoruz. Hatırlanacağı üzere daha “Arap Baharı” ortada yokken Türkiye “sıfır sorun” yaklaşımı ile bölge ülkeleri ile ilişkilerini yeniden yapılandırıyor ve her fırsatta “demokratik dönüşüm”“halkın talepleri” vurgusu yapıyordu. 
Günümüz dünyasında salt bağımsızlık yahut pür bağımsızlık gibi kavramların geçersizliğini artık herkes kabul ediyor. Küreselleşmenin her yönüyle bu kadar baskın olduğu ve uluslararası aktörlerin artık sadece devlet/ülke denklemiyle ifade edilemediği bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. Dolayısıyla “tam bağımsızlık” diye pompalanan ve genellikle sol-kemalist-ulusalcı diye tabir edebileceğimiz kesimlerin dillendirdikleri şey aslında küreselleşmeye karşı durmak anlamına gelen “izolasyonizm ” oluyor. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla dünyadaki trendi izlediğinizde bu izolasyonist yaklaşımın mümkün olmadığı bu yolu seçmeye çalışanların ise sistem dışı aktörler olduğu çok net ortadadır. 1979 İslam devrimi ile birlikte başlayan ve son dönemde iyice artan izolasyonist politikaların İran’ı içine soktuğu durum ortada dururken veya Çin’in dahi ekonomik anlamda farklı açılımlar gerçekleştirdiği ve komünistlik adına elinde tek partili yönetim kaldığını düşündüğümüzde küreselleşmenin karşısında duruşun pek makul olmadığını görebiliriz. Burada can alıcı soru küreselleşmenin karşısında durulamıyorsa ne yapılmalı ve bu sürece boyun mu eğilmeli şeklinde beliriyor. İşte Türkiye’nin bugün batı ile uyumlu olarak izlediği Ortadoğu ve bölge siyaseti aslında tam da burada anlamlı hale geliyor. Günümüzde tam bağımsızlık gibi duygu yüklü ve geleceği olmayan yaklaşımların geçersizliğini teyit ettikten sonra alternatif olarak “karşılıklı-bağımlılık” ve “entegrasyon” kavramlarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bugün dünyanın halen daha ekonomik ve askeri anlamda bir numaralı gücü konumunda olan ABD’nin bile gerek Afganistan gerekse Irak operasyonları (savaşları) için uluslararası bir meşruiyet zemini ve destek aramasını “karşılıklı – bağımlılık” kavramının bir örneği olarak işaret edebiliriz. Bu kavram sadece askeri anlamda değil ekonomik anlamda da bir entegrasyon modeli olan Avrupa Birliği örneğiyle de teyit edilebilir. Fransız ve Almanların Alsas-Loren bölgesindeki kömür madenleri yüzünden savaş etmek yerine bu kaynağı birlikte kullanma ve kontrol etme fikri üzerinden gelişen ve bugün tüm sorunlarına rağmen en iyi işleyenentegrasyon modeli diyebileceğimiz Avrupa Birliği de bir karşılıklı bağımlılık örneğidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ancak burada yapılması gereken Türkçenin güzel bir deyimine atıf yaparak “millet Mersin’e giderken bizim tersine gitmek” gibi bir yaklaşım ile ne kadar başarılı olacağımızı sorgulamamızdır.  Yine anlamlı bir soruyla bu durumu “dünyanın gittiği yer yanlışsa biz de bunu izlemek durumunda mıyız” diyerek sorgulayabiliriz. Burada yapılması gereken ise sistemin içerisinde kalarak sistemin yanlışlıklarına işaret etmek ve karşı direnç oluşturmaktır. Bir otobüsün uçuruma doğru gittiğini gördüğümüzde yapmamız gereken otobüsü terk etmek mi yoksa otobüsün yönünü değiştirmeye çabalamak mı olmalı? Bu soruya kadim tarihimiz ve kültürümüz göz önüne alınarak verilecek cevap elbette bir vicdanın yansıması olarak otobüsün gidişine yön vermeye çalışmak ve uçuruma gidişi engellemek olacaktır/olmalıdır.
Bugün Türkiye’nin ve Başbakan Erdoğan’ın kimilerine göre “romantik ve ütopik”olan dış politika hamleleri ve vizyonu ve özelde Ortadoğu’daki gelişmeler ile Kuzey Afrika’ya ve hatta dünyaya bakış açısı yukarıda bahsettiğimiz vicdan muhasebesi eşliğinde gelişmektedir. Ancak bu vicdan muhasebesini yaparken ve ona göre hareket ederken sistemin içinde kalmayı ve sistemin başat gücü olan batıyla olabildiği kadar uyumlu hareket etmeyi tercih etmektedir. Nitekim şu günlerde gerçekleştirdiği bölge ziyaretlerinde “laiklik” vurgusu yapması da aslında sistemle barışık şekilde bir İslam Medeniyeti’nin mümkün olduğunu anlatma çabasıdır. Hatırlanacağı üzere Somali ziyaretinde de Başbakan çarpıcı bir açıklama yapmış ve “Bakınız, sadece Başbakanlığım döneminde, 8 yıl içinde 100’e yakın ülkeye defalarca ziyarette bulundum. Gerçekten de yoksulluğun had safhada olduğu, gelir dağılımındaki uçurumun büyüdüğü, hoşgörüsüzlüğün arttığı, savaşların, çatışmaların, terörün artık alın yazısına, yaftaya dönüştüğü bir çağı yaşıyor İslam ülkelerinin geneli. Hiç kuşkusuz bu manzara bizi var eden öğretilerin eseri değil. Hiç kuşkusuz, bugünkü manzara, medeniyetimizin temellerini oluşturan kaynaklardan yola çıkarak vardığımız bir nokta olamaz.” diyerek önemli bir özeleştiri gerçekleştirmişti. Aslında burada Başbakan Erdoğan’ın işaret ettiği bir başka gerçek olarak İslam Medeniyeti’nin içinde bulunduğu durumun sırf Müslüman olmayanları suçlamak ile açıklanamayacağı gerçeğiydi. Bu yaklaşım bir bakıma batının Müslüman toplumlar ve coğrafyadan beklediği ve marjinal gruplardan duyduğu tehditten kaynaklanan bir endişenin ifadesiydi.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmelere dair ve genel olarak Türkiye’nin izlediği politikalara baktığımızda Başbakan Erdoğan’ın aslında hem doğu halklarının geleceği hem de batının endişelerinin minimize edilmesi açısından önemli bir figür olduğu gerçeğini daha net görebiliyoruz. Bir takım çevrelerin Başbakan Erdoğan için “batıya nizam veren yeni bir Fatih” benzetmesi ile diğerlerinin “batı için en büyük tehdit” yaklaşımlarının aslında abartılı olduğunu anlamak için süreçleri yakından izlemekte fayda var. Başbakan Erdoğan karakteri ve siyasi liderliği ile Ahmedinejad ve benzer aktörlerin yanında batı için bulunmaz bir fırsat oluşturmakta ve sistem oyuncusu olarak batıyla karşılıklı bağımlılık ilkesi etrafında uyumlu ilişkiler kurmaktadır. İçerideki endişeleri gidermek adına ise tarihe baktığımızda benzer bir ilişki sürecini Atatürk’ün de izlediğini görmek pek zor olmayacaktır. Zira Mustafa Kemal de batı ile ilişkilerini her zaman önemsemiş ve hatta Türkiye’nin temel hedefini batılılaşmak ve muasırlaşmak olarak belirlemiştir.   

Türkiye’nin Realist İdealizmi


Başbakan Erdoğan’ın Mısır’la başlayıp Tunus ve Libya’yı içine alan Ortadoğu – Kuzey Afrika turu devam ederken“Gazze” ziyaretinin gerçekleşmemesi ve temenniler ile geçiştirilmesi üzerine “Türkiye bir kere daha realistdavrandı” yorumunu getirdiğimizde “İdealist – İlkesel Yaklaşıma” ne oldu sorusu sorulmaya başlandı. Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun”, “entegre dış politika” gibi kavramsallaştırmalarla dış politikasına yön verme çabası içerisinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu Hoca’nın “ilkesel duruş” vurguları hep ön plandaydı. Suriye’de yaşanan gelişmelerde Esad’a açıkça tavır alınmaması veya Libya’da ilk aşamada Kaddafi’ye açık bir rest çekilmemiş olması hep bu duruşun aslında gerçekçi olmadığı ve sıfır sorun yaklaşımının iflas ettiği yönünde eleştirilere konu olmuştu. En son ise İsrail ile tırmanan krizin konusu olan Palmer raporunda da Türkiye’nin başarısız olduğu, komşularla sıfır sorunun bir kere daha çöktüğü ve bu krizin Mavi Marmara’yı engelleyemeyen Türkiye hükümetinin başarısızlığı olduğu iddia edildi.
Türkiye’nin yukarıda sıralanan eleştirilere maruz kalırken diğer yandan hareketliliğini sürdürmeye devam ettikçe aslında var olan eleştirilerin de çok anlamlı olmadığı gerçeği gözler önüne seriliyor. Çelişkili bir dış politika izlendiği argümanı aslında dış politikanın çelişkiler zemininde kurulduğu gerçeğini de inkâr etmek oluyor. Dış politika çelişkiler zeminine oturuyor çünkü “çıkar” ve “yaklaşım” farklılıklarının olduğu bir ortamda tüm aktörlerce makul olanı yahut altın ortayı bulma çabasını da ifade ediyor. Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmelere baktığımızda Türkiye’nin kendi ilkesel tutumunu reel verileri göz ardı etmeksizin anlatmaya, özellikle batılı muhataplarını bu yaklaşıma ikna etmeye çalıştığını görmek çok da zor değil. Örnekleyecek olursak eğer Türkiye Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu Hoca’nın “Gazze Özlemi” inkâr edilemeyecek bir gerçek olmakla birlikte ilkesel olarak “ablukayı tanımıyoruz” deyişini gerçeğe evirmenin yolu Gazze’yi ziyaret etmekten geçiyordu. Ancak Türkiye Başbakanı bu ilkesel duruşundan vazgeçmemekle birlikte konuyu reel veriler ışığında ele almayı tercih ediyor. Gazze’ye yapılacak bir ziyaret ile gerginliği tırmandırmaktan ziyade Filistin Devleti’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda tanınması yolu ile Gazze ablukasının da anlamsızlaşacağı gerçeğinden hareket ediyor. Türkiye Ortadoğu’nun soğuk savaşı biterken burada gerçekleşecek yeniden inşa sürecinde batı hegemonyasını kabul etmeyecek ve bölgeyi bölge halklarının belirlediği bir kadere itecek bir duruş sergilemek idealistliğine sahipken bunun da ancak kendi varlığını ön plana koyan bir realizmde yattığının bilincinde. Başbakan Erdoğan’ın Libya özelinde ısrarla petrol zenginliğine değil halkların demokratik özgür taleplerine ilgi duyulması gerekliliğine vurgu yapmasının arkasında da esasen bu gerçek yatıyor. Türkiye, Fransa – İtalya – ABD - İngiltere gibi ülkelere gözünüz Libya’nın petrollerinde olmamalı Libyalıların refah ve özgürlüğü esas hedef olmalı şeklindeki idealist mesajını vermeye çabalarken Libya’lı muhaliflerin NATO desteğiyle Kaddafi yönetimine son vermesi ile birlikte sürecin gelişiminde realist bir tavrı da ortaya koymaktan geri durmuyor. İdealist söylemlerin cılız kaldığı ve eyleme hükmetmediği süreçlerde Türkiye gücü oranında realist davranma yolunu seçiyor ve süreçlerin dışında kalmamayı tercih ediyor.
Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz realist idealizm çizgisini oturtması ABD ile birlikte bölgenin değişiminde ortak bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor. Sanıldığı gibi bölgedeki gelişmeler ne ABD’nin yahut Batı’nın tekelinde gelişiyor ne de tamamen iç dinamiklerin bir yansıması olarak yaşanıyor. Arap Baharı denilen gelişmeler bir birikimin sonucunu doğururken ABD başta olmak üzere AB bu gelişmelere kendi istedikleri şekilde yön vermek istiyor. Türkiye’nin de yapmak istediği pek farklı değil, Türkiye de bölgedeki gelişmeleri kendi hinterlandı açısından en uygun şekilde yönetmek çabasını taşırken ABD ve AB’li yöneticilerin aksine bölgenin vicdanını da önemsiyor. Türkiye’nin idealizmden realizm çizgisine kayması ve nihayetinde politikalarını realist bir idealizm çizgisine oturtması bu küçük nüans farklılığından kaynaklanıyor. Dikkat edildiğinde Türkiye; NATO, BM gibi kurumlara karşı marjinal bir tavır belirlemiyor ve aksine bu kurumların içerisindeki mekanizmaları olabildiğince kullanarak idealist mesajlarını verme çabası sergiliyor. Palmer Raporu’nun yok hükmünde sayılması Türkiye’nin idealist yaklaşımını gösterirken Palmer Raporu sürecine gidilmesi realist tutumunu işaret ediyor. Benzer şekilde NATO’nun Libya’da ne işi var, Suriye’ye askeri müdahale seçenek değil söylemleri ve İran’a BM’de uygulanan ambargoya karşı duran yaklaşımları idealist Türk Dış Politikası’nı gösterirken, İran’ın nükleer silah yapma ihtimaline karşı net tavrı, NATO’nun füze kalkanı konseptinde yer alması ve en son NATO radarlarını ülkesine yerleştirmesi de Türkiye’nin realizmi göz ardı etmeden manevra yapma çabasını gösteriyor. Türkiye esasen ideal yaklaşımını reel sistemin araçlarını kullanarak anlatmak ve muhataplarını buna ikna etmek çabasını sergiliyor.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye – İsrail: Gazze Srebrenitsa Olmamalı


Başbakan Erdoğan’ın Ocak 2009’da Davos Ekonomik Forumu’nda İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e  “One Minute” dediği ve dünya gündemine düşen olaydan sonra Türkiye – İsrail ilişkileri gerilemeye başlamış ve alçak koltuk krizi, Kurtlar Vadisi Filistin filmi, Mavi Marmara olayı ile daha da kötüye gitmişti. Son olarak Mavi Marmara olayına ilişkin Birleşmiş Milletler’de oluşturulan panelin hazırladığı Palmer Raporu ile ilişkiler adeta dibe vurmuştur. Genel olarak resme baktığımızda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler son iki yıldır neredeyse gündemimizden hiç düşmemiş ve sabah akşam İsrail meselesi konuşulur hale gelmişti. Türkiye ile İsrail ilişkilerinin tarihi perspektifine bakıldığında bugün geldiğimiz nokta ilişkiler tarihinde “en kötü” seviye olarak nitelendirilebilir.

Bugün Ortadoğu adını verdiğimiz coğrafyada (neden “Ortadoğu” olduğu da sorgulanmalı) bundan yaklaşık 70 yıl kadar öncesinde bir İsrail devleti mevcut değildi. İsrail devleti 1948 yılında günün dünya şartları gereği ABD – İngiltere eksenli bir dayatmanın ürünü olarak varlığını ilan etmiştir.[1] Türkiye’nin de dönemin koşullarında Sovyet tehdidi sebebiyle zorunlu olarak yaptığı Batı bloğu tercihiyle İsrail Devleti ile bölgesel bir partner olma durumunu ortaya çıkmıştır. Bu bölgesel partnerlik ilişkisinde, küresel anlamda Batı bloğunun tercih edilmesi ve var olan ABD – İsrail özel ilişkilerinin etkisi dikkate değerdir. Bilhassa ABD’de güçlü olan Yahudi lobisinin İsrail – ABD ilişkilerine etkisi küresel bağlamda da ABD – Türkiye ilişkileri üzerinde önemli bir etken oluşturmuştur. Dolayısıyla II. Dünya savaşının akabinde oluşan özel küresel şartlar nedeniyle kurulan İsrail Devleti ile Türkiye ilişkilerinin temeli 70 yıllık bir geçmişe dayanmaktadır. Fakat bu özel ilişkiler boyutundan önceye gitmek ve bugün Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini doğrudan etkileyen Filistin meselesi ile Türkiye - Arap Dünyası ilişkilerine değinmekte yarar var. Türkiye’nin ardıl devleti olduğu Osmanlı Devleti ile Arap halklarının ilişkileri ve Kudüs dâhil olmak üzere Mekke – Medine hattına verilen önemi görmeden bugün gelinen aşamada İsrail’in neden Türkiye’nin gündemini bu kadar meşgul ettiğini anlamak mümkün değildir.

Osmanlı Devleti ve tabiatıyla yöneticilerinin Araplara ve Arap Coğrafyasına verdiği önemi görmek için 1890’lı yıllarda Halep-Musul-Bağdat-Şam-Medine gibi önemli şehirlere ulaşılmasına öncelik verdiği ve Anadolu’da bir sürü ulaşım sorunu yaşanmasına rağmen buralara uzayan demiryolu projelerine büyük paralar akıttığını bilmemiz gerekir. Çünkü imparatorluk bu şehirleri Anadolu’daki İstanbul, Bursa, Edirne gibi şehirlerden farklı tutmamıştır. Filistin konusunda ise bilindiği gibi Siyonist Lider Thedor Hertlz’in Osmanlı Devlet’inin borçları ile ilgili Duyun-u Umumiye’yi ortadan kaldıracak kadar cazip tekliflerine Sultan Abdülhamid itibar göstermemiştir.[2] Hatta kendisi karşı teklifte bulunmuş ve tıpkı 1490’lı yıllarda Osmanlı Devleti’nin daha önce yaptığı gibi Yahudiler için Osmanlı ülkesinde herhangi başka bir yeri yerleşim alanı olarak açabileceğini belirtmiş ancak Filistin’e dönmek bir ideolojik yaklaşımın sonucu olduğu için Siyonistler bunu kabul etmemiştir. Bazı kaynaklarda da rivayet edildiği üzere Sultan Abdülhamid Hicaz tren yolunun Medine’ye ulaştığı yerde Hz. Muhammed’in ruhaniyetini rahatsız etmemek için 5-6 km’lik bir kısımda rayların altına keçe döşettirmiştir. Bugün Arap coğrafyasının önemli şehirleri ve hatta başkentleri olan Bağdat – Şam – Kahire gibi şehirlerde Osmanlı-Türk izlerini görmek ve bunun yanında İstanbul – Konya – Bursa gibi şehirlerdeki mimari ve hat sanatındaki Arap yazısının zirve yapışı birbirini bütünler niteliktedir.[3] Osmanlı – Türk geleneği ile Arap kültürünün tanışması bin yıldan fazla bir geçmişi birlikte yaşam alanı oluşturması ise yine bin yıllık bir süreci işaret etmektedir. Bugün Yahudilik Hıristiyanlık ve Müslümanlığın kutsal şehri olan Kudüs’ün tarihine baktığımızda da etnik kökeni hakkında tartışmalar olmakla birlikte Arap-Kürt-Türk tarihinin sahip çıktığı Selahaddin Eyyübi’nin 2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlılardan aldığını görüyoruz. Haçlılar meselesine değinmişken o dönemde Doğulu Arap ve Hıristiyan Cemaatleri ile Yahudilerin Haçlılara karşı Müslümanlarla birlikte hareket ettiğini de belirtmekte fayda görüyorum.[4]

Yukarıda bazı örneklerle değinmeye çalıştığımız Osmanlı – Türk ve Arap ilişkileri 1917’de İngiliz General Edmund Allenby’nin Kudüs’ü Osmanlıların elinden alması ve Osmanlı Devleti’nin çözülerek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile bambaşka bir şekil alıyordu. Arap coğrafyasının büyük bir kısmı sömürge durumuna düşmüş bunun yanında yeni kurulan cumhuriyetle birlikte Türkler özgürlüğün ve kalkınmanın umudunu yaşıyorlar ve yeni bir devlet olarak “cumhuriyet” kavramını İslam dünyasına taşıyorlardı. Kurtuluş mücadelesi esnasında Arap ve Türk halkları arasında her ne kadar etkileşim yaşanmış ve yakınlaşma denemeleri olmuşsa da Fransız Devrimi ile birlikte Osmanlı siyasal ve kültürel coğrafyasına ve dolayısıyla Ortadoğu’ya da giren “ben idraki” ve “öteki” kavramları neticesinde çözülme gerçekleşmiştir. Kurtuluş mücadelesinden yeni çıkan Türkiye’nin kendi iç sorun ve sıkıntılarına odaklanıyor oluşu ve kendisini batılı bir anlayışla yeniden yapılandırması da bu kopuşu ve çözülmeyi hızlandırdığı gibi ilerleyen dönemlerde Araplar nezrinde Türkiye’nin “emperyalist batının müttefiki” imajıyla anılmasını da doğuracaktı.  Özellikle II. Dünya savaşından sonra Soğuk Savaş döneminin yarattığı özel koşullarla birlikte İsrail Devleti’nin ortaya çıkması ve Türkiye’nin yukarıda andığımız zaruri blok tercihi neticesinde Türk – Arap ilişkileri bambaşka tarihi niteliklerinin tam aksine birbirinden gittikçe uzaklaşan ve kopma eğilimi arz eden bir niteliğe büründü. Türkiye’nin soğuk savaş döneminde belli zamanlarda dalgalanma gösteren dış politikası nasıl ki 1967 Arap – İsrail Savaşı’nda ve 1969’da Mescid-i Aksa’ya yapılan fanatik Yahudi saldırısında Araplardan yana net bir tavır almış olsa da genel itibariyle dönemin koşullarının dayatması ile İsrail Devleti ile stratejik bir işbirliği geliştirmiştir.[5] Ancak soğuk savaşın bitişi ile birlikte bölgede ideolojik eksenli (doğu – batı) kutuplaşmalar ve birliktelikler yerini kültürel tanımlamalara ve din – medeniyet eksenli bir kutuplaşmaya terk etmiştir.[6] Dolayısıyla burada karşımıza tarihi perspektifte kültürel yakınlaşma ile birlikte medeniyet aidiyetli tartışmalar çıkmaktadır ki bugünlerde yaşanan ve “Arap Baharı” olarak anılan gelişmeler de buna işaret etmektedir. Libya’da yaşanan gelişmelerde Fransa İçişleri Bakanı Gueant’ın Fransa Devlet Başkanı Sarkozy için “Haçlı Seferi” liderliğini yürüttüğü benzetmesi yapması bunun en yakın örneği olarak gösterilebilir. Nitekim Mısır’da ve Tunus’ta yaşanan değişimlerle birlikte İhvanı Müslimin ve En Nahda gibi din temelli siyasi aktörlerin etkin bir şekilde ortaya çıkmalarını da bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Benzer şekilde Filistin’de demokratik seçimler ile işbaşına gelen Hamas’ı da aynı eksende değerlendirebiliriz. 

Türkiye’nin bugün soğuk savaşın bitişi ile birlikte yeniden şekillenen Ortadoğu coğrafyasında “rol model” olarak görülmesi veyahut gösterilmesi ile İsrail – Türkiye ilişkilerinde yaşanan gerilimli süreç, yukarıda andığımız tarihi örnekler ve ilişkilerle birlikte günümüz gelişmelerinin getirdiği bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye son on yıldır İslami referansları kuvvetli olan AK Parti iktidarıyla birlikte inanılmaz bir ekonomik ve demokratik gelişmeye imza atmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin İsrail eksenli Ortadoğu politikasını sürdürmesi hem küresel gelişmeler hem de iç dinamikleri açısından mümkün değildir. Küresel anlamda aktör olma hedefiyle yol alan Türkiye’nin Ortadoğu’da lider ülke konumuna gelmesinin olmazsa olmazı İsrail’in hukuksuz ve başına buyruk uygulamalarına son vermesidir ki Türkiye – İsrail ilişkilerinin seyrindeki gerilim bu hedefin sonucudur. İç dinamikler açısından ise günümüz dünyasında dış politika oluşum ve uygulamasında toplumsal taleplerin etkinliğinin arttığı gerçeği bir kenarda dururken Türkiye’nin hem Müslüman olmaktan gelen hem de mazlumun yanında olma refleksi taşıyan toplumsal talepleri neticesinde Filistin meselesi ve özelde Gazze ablukasına duyarsız kalması mümkün değildir. Dikkatli bakıldığında Türkiye’de sadece İslami çevreler değil sosyalist çevrelerden tutun da liberal kesimlere kadar geniş bir halk kitlesi Gazze meselesinde İsrail’e karşı tavır takınmaktadır. Türkiye’nin bugün küçük olarak anabileceğimiz toplumsal kanadı olan laik-elitist grupların “Gazze’de ne işimiz var”, “İsrail ile dostluğumuzun bitmesi iyi olmaz” şeklinde söylemleri, soğuk savaşın bitişi ile değişen paradigmayı ve Türkiye’nin geldiği noktayı iyi okuyamıyor oluşundan ötürüdür. Yaşanan son Palmer Raporu olayında halen daha bu refleksin küçük de olsa var olduğu gözlemlenmektedir. Palmer Raporu’na dikkatle bakıldığında ise raporun başlı başına kendi içerisinde çeliştiği çok net görülecektir. Raporda, İsrail askerlerinin daha Mavi Marmara gemisine inmeden önce ateş açtığı ve iki yolcunun yukarıdan gelen ateşle öldürüldüğü fotoğraflarla kabul edilirken (123 numaralı kısım), bir iki sayfa sonrasında kalın harflerle yazılı olan 133 numaralı kısımda İsrail askerlerinin Mavi Marmara gemisine indiğinde mukavemet ile karşılaştıktan sonra ateş ettiği yazılıyor.[7]

Palmer Raporu’nun Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından atanan bir panelin hazırladığı bir metin olduğu ve bağlayıcılığı bulunmadığı gerçeğini de dikkatle vurgulamakta fayda var. Aslında bu rapor ile birlikte yine bağlayıcılığı olmayan BM İnsan Hakları Komisyonu’nun Mavi Marmara Raporu’nu birlikte kıyasladığımızda arasında muntazam bir çelişkiyi görmek mümkün. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun biri Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin eski yargıcı, diğeri BM savaş suçları savcısı, bir başkası da bir insan hakları uzmanından oluşan heyetin 100’den fazla görgü tanığını dinleyerek yaptığı inceleme sonucu hazırlanan 56 sayfalık rapor İsrail’i ''uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı davranmakla'' suçlamaktaydı.[8] Palmer Raporu ise bu anlamda herhangi bir suçlamayı içinde barındırmamaktadır. Yine Palmer Raporu İsrail’in Gazze Ablukasını meşru gösterirken Gazze ablukası daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) tarafından gayri meşru ilan edilmişti. Fakat burada da dikkat edilmesi gereken BMGK’nın kararlarının da bağlayıcı olmadığıdır.

Türkiye daha açıklanmadan önce her nasıl oluyorsa Amerikan basınına sızdırılan Palmer Raporu’na refleks olarak yeni bir eylem planı geliştirdi ve İsrail ile ilişkilerini 2. seviyeye indirmekle başlayan ve 5 maddeden oluşan bir stratejiyi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıkladı. Buna göre; Türkiye ile İsrail arasındaki askeri anlaşmalar askıya alınıyor, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için her türlü önlemin alınacağı duyuruluyor, Türkiye’nin Gazze ablukasını tanımadığını açıklıyor ve bununla ilgili Uluslararası Adalet Divanı’nda inceleme başlatılması girişimi gerçekleştiriyor ve son olarak da saldırıda mağdur olan Türk ve yabancı herkesin mahkemelerde hak arama girişimine yardımcı olacağını ilan ediyor. Dışişleri bakanı Davutoğlu bu eylem planını açıklarken Palmer Raporu’nun Türkiye tarafınca yok hükmünde sayıldığını da belirtti. Türkiye’nin bu tutumunun İsrail’e boyun eğmemekten öte anlamları olduğunu görmek zorundayız. Öncelikle Türkiye üyesi olduğu Birleşmiş Milletler aracılığı ile dış politikasını temellendirdiği “uluslararası hukuk” önünde herkesin eşit olması gerektiğini vurguladı. Bu şu anlama geliyor, Türkiye artık herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğu bir küresel sisteme “hayır” diyor ve bu adaletsiz sistem karşısında sistemin içerisinde kalarak ve rasyonel tepkiler vererek hareket ediyor. Türkiye bunu yaparken aslında Birleşmiş Milletler’in de işlevsiz, kendi içerisinde çelişkili ve sonuç alamayan bir mekanizma olduğunu ortaya koymuş oluyor. Diğer taraftan Türkiye batı dünyasının “ahlaki değerler” vurgusu etrafında geliştirdiği insan hakları söylemini yine aynı vurgu içerisinde kalarak eleştiriyor ve meselenin sadece söylem ile değil eyleme dönüştürülmesi gerekliliğine vurgu yapıyor. En önemlisi ise Türkiye’nin bu hamleleri yaparken İsrail halkı ile hükümetini ayrı değerlendiriyor olmasıdır. Böylelikle hazır kıta bekleyen “anti-semitizm” eleştirmenlerine karşı da Türkiye kendisini güvence altına alıyor ki uyguladığı politikalar ve tarihi perspektif bu anlamda Türkiye’nin ne kadar tutarlı olduğunun bir göstergesidir. Hatırlanacağı üzere 1490’lı yıllarda Endülüs İspanya’sından Yahudiler ve Müslümanlar birlikte kovulmuştu ve Yahudileri kabul eden ve onlara yaşam alanı oluşturan devlet Osmanlı Devleti olmuştur. Geçtiğimiz günlerde kabul edilen vakıflar yasasının ek maddeleri de bunun bir başka örneği olarak gösterilebilir. Bu maddelerin vakıflar yasasına eklendiğinin resmi gazetede ilanından hemen bir sonraki gün Başbakan Erdoğan’ın Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman ve Musevi Cemaati Ruhani Lideri Hahambaşı İshak Haleva’nın da katıldığı azınlık cemaat liderleriyle gerçekleştirdiği iftar programının da bu konuda kayda değer bir önemi bulunmaktadır.
Sonuç olarak; Türkiye – İsrail ilişkileri tarihinin en kötü dönemini yaşamaktadır. Bu kötü gidişte Türkiye’de İslami referansları kuvvetli bir siyasi partinin iktidarda olmasından çok bölge ve dünya paradigmasındaki değişim ve gelişmeleri okuyamayan İsrail hükümetinin sorumluluğu bulunmaktadır. Türkiye’nin mevcut potansiyeli ve dış politika hedefleri doğrultusunda attığı adımlar hem rasyonel hem de Türkiye halkının beklentilerini karşılamaktadır. Soğuk Savaş’ın hemen bitiminde Avrupa’nın Kudüs’ü olarak anılan Saraybosna’da, Srebrenitsa’da yaşanan katliama o günün koşulları nedeniyle gücü oranında manevra kabiliyeti olduğundan kısmen seyirci kalan Türkiye’den bugün Gazze’de yaşanan katliama ve Kudüs’ün gayrimeşru yollardan işgaline sessiz kalması beklenemez. Tarihi gerçekler ışığında Türkiye’nin ve tarihi arka planında Osmanlı Devleti’nin ve İslam Medeniyeti’nin Yahudi halkı ile herhangi bir problem yaşamadığı görülecektir. Aksine tarih bizlere Endülüs’te “convivencia” adı verilen ve Avrupa tarihinin de yaşadığı en kapsamlı bir arada yaşama tecrübesinin “Yahudi – Hristiyan – Müslüman” toplumlarının beş yüzyıldan fazla süren ortak medeniyet çabasını göstermektedir. Maalesef bu çaba 1492’de İspanyol Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella’nın ordularınca “reconquista” olarak adlandırılan Güney Avrupa’nın yeniden fethi ile sona erdirilmiş ve hatta Yahudi ile Müslüman halklar yine aynı kaderi paylaşmışlardır.[9] Yine daha önce bahsettiğimiz gibi “Haçlı Seferlerine” karşı da Müslümanlar, Doğulu Hıristiyanlar ve Yahudiler birlikte mücadele etmişlerdir. Tarih bu birlikte yaşama örneklerini bize sunarken ve bugün Ortadoğu coğrafyası yeniden şekillenirken İsrail Devleti’nin ve Yahudi halkının Müslüman Araplarla bir arada barış içerisinde yaşaması ancak eşit egemenlik ve hukuk önünde eşitlik ile mümkün olacaktır. Bugün Türkiye’nin talepleri Mavi Marmara saldırısının doğurduğu sonuçlarla sınırlı gibi gözüküyor olsa bile hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Birleşmiş Milletler kararlarına atıf yaparak, 1967 sınırlarına geri dönülmesi gerekliliğine ve Doğu Kudüs’ün başkent olacağı bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması gerekliliğine de vurgu yapmıştır. Eğer Kudüs 3 semavi dinin çekim alanı ise bu sembol şehir üzerinde kalıcı barışın tesisi Ortadoğu Barış Süreci’nin önemli bir kilometre taşıdır.

Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
@burakyalim



[1] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2001, s.417
[2] Mehmet Hasgüler – M.Bülent Uludağ, Kriz Üçgeninde Türkiye, İstanbul, Anka Yayınları, 2004, s.76
[3] Ahmet Davutoğlu, a.g.e, s. 406
[4] İbrahim Kalın, İslam ve Batı, İstanbul, İslam Araştırmaları Merkezi, 2007, s. 67
[5] Mehmet Hasgüler – M. Bülent Uludağ, a.g.e, s. 85
[6] Ahmet Davutoğlu, a.g.e, s. 136
[7] Report of the Secretary-General’s Panel of Inquiry on the 31 May 2010 Flotilla Incident, July 2011, Chair Sir Geoffrey Palmer, Vice-Chair Alvaro Uribe, Vice-Chair Mr. Joseph Ciechanover Itzhar Mr. Süleyman Özdem Sanberk
[8] BM İnsan Hakları Komisyonu Mavi Marmara Gemisi Soruşturması Sonuç Raporu Türkiye İddiaları Doğrultusunda Sonuçlanmıştır, Dr. Serdar Erdurmaz, 23 Eylül 2010,  http://www.turksam.org/tr/a2191.html (Erişim Tarihi: 5 Eylül 2011)
[9] İbrahim Kalın, a.g.e, s. 82

Türkiye – Balkanlar: Davutoğlu Hoca’nın Kosova Ziyareti


Türkiye’nin Balkanlar politikası ne anlama geliyor, hangi dinamikler etrafında gelişiyor ve Türkiye bu noktada nerede gibi soruların cevabı öncelikle Türkiye Balkanlar’ın neresine düşer ve bunun yüreklerdeki izdüşümü nedir ile açıklanabilir. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı eğer Ramazan Bayramı’nın birinci gününde Bosna-Hersek’te olacaksa ve hemen öncesinde Kosova’ya ziyaret gerçekleştirip “Kosova bizim için 622 yıldır var olan bir ülkedir” demişse konu stratejiden önce yürekle alakalıdır. 

Daha önceki yazılarda sıkça dile getirdiğim bir şeyi tekrar hatırlatmak istiyorum. Türkiye’nin dış politikası 782 bin kilometre karenin etrafıyla sınırlı kalamaz. Eğer siz kendinizi böyle bir coğrafyaya zorla sığdırmaya çalışıyorsanız ne tarihi süreklilikten ne de kültürel dinamiklerden haberiniz var demektir. Oysa yukarıda da işaret ettiğimiz üzere Türkiye Kosova’yı 2008 yılında keşfetmemiştir. Bosna-Hersek ile ilişkiler 92-95 savaşına indirgenecek kadar basit değildir ve Makedonya’da 1990’lı yılların başından değil çok daha eskilere dayanan bir Türkiye etkisi mevcuttur. Sırbistan konusunda ise Sırp dilinde var olan ve yaklaşık 8 binle anılan Türkçe (Osmanlıca) kelime sayısı ilişkilerin ne kadar köklü olduğunu göstermektedir. Arnavutluk’a gittiğinizde Mimar Sinan tarafından yapılan bir cami görmeniz çok normaldir. Bulgaristan ve Yunanistan’ı ise biçimsel sınırlarımızın komşuları olduğu için anmaya gereksinim bile duymuyorum. Neticede Yunanistan ve Bulgaristan kapımızın dibi anlamına geliyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, nam-ı değer “hoca” (uluslararası ilişkiler profesörü olduğu için “Hoca” olarak da anılır) şu sıralar Kosova’ya resmi ziyaret gerçekleştiriyor. “Hoca”nın ziyareti Kosova’nın bağımsızlığının ilanından sonra bir ilk olmakla birlikte içeriği açısından da büyük önem taşıyor. Kosova ile Türkiye’nin gelecekte daha sıkı ilişkilere sahip olmasının en önemli yolu tarihsel perspektifin doğru algılanmasından geçiyor ve Kosova’da okutulan tarih kitaplarında bugüne kadar maalesef deforme edilmiş yanlı ve Osmanlı Devleti’ni kötüler mahiyette bilgiler bulunmaktaydı. 2009 yılında Kosova’yı ziyaretim esnasında o zaman Milli Eğitim Bakanı bugün ise Dışişleri Bakanı olan Enver Hoxhaj ile görüşme fırsatı yakalamıştım. Kendisi ile grupça görüşmenin akabinde baş başa kaldığımızda o gün eğitim bakanı olduğu için doğrudan muhatabı olacağı “tarih kitapları” konusunu sormuştum. Kendisi dostça elini omzuma koymuş ve Türk Hükümeti ile görüşüyoruz yakın bir zamanda bu konularda düzenleme yapacağız demişti. Kosova’ya yaptığım ikinci seyahatte ise Enver Hoxhaj Dışişleri bakanı olmuştu ve yine kendisini kısa süreli de olsa ofisinde ziyaret etmeyi becermiştim. O zaman da Türkiye – Kosova ilişkilerinin geliştirilmesi hususunda gençliğe düşen rolleri ve ortak çalışmalar yapılması gerektiğini konuşmuştuk. Henüz “Hoca” Kosova’yı ziyaret etmemişti ama Kosova Dışişleri Bakanı Enver Hoxhaj’ın söylediğine göre telefonla da olsa yakın temas halindeydiler. Bugün Dışişleri Bakanımız Kosova’da ve Kosova Başbakanı Haşim Taçi ile yaptığı görüşmelerde çıkan sonuçlardan birisi tarih kitaplarında gerekli düzenlemelerin yapılacağı yönünde. Yine Dışişleri Bakanımız Davutoğlu “Hoca” Kosova’da Yunus Emre Kültür Merkezi’nin açılışını meslektaşı Kosova Dışişleri Bakanı Enver Hoxhaj ile birlikte gerçekleştirdi. “Hoca”nın Kosova programı açıklandığında Kosova Dışişleri Bakanı’nı tanımama vesile olan eşi Remzie Shahini Hoxhaj’ya bir mesaj göndermiş ve haberdar etmiştim. Çünkü kendisi daha önce İstanbul’a geldiğinde görüşmüştük ve “Hoca” hakkında epey konuşmuştuk. Kendisinden gelen mesajı gördüğümde içimde derin bir mutluluk oluştu. Hem “Hoca” hem de değerli eşi Sare hanımefendi hakkında “excellent” ibaresini kullanıyordu.

Tüm bunları anlatmamın sebebi elbette sürecin içerisinde kendi varlığımdan bahsetmekten öte Türkiye ile Balkan coğrafyasının, bilhassa Kosova’nın ne kadar yakın ve temas halinde olduğuna vurgu yapmakla birlikte son ziyarette atılan adımların büyüklüğü ve önemine değinmektir. Tabii ki bu yakın temas tüm Kosovalılar açısından olumlu karşılanıyor da diyemeyiz. Bu gelişmeleri değerlendirdiğim bir Kosovalı arkadaşım ise tarih kitaplarında yapılan değişiklik ve Kosova’daki Türk yatırımlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Sanıyorum ki onun yaklaşımı üst düzey yetkililerce de dillendiriliyor ki aynı gün Dışişleri Bakanımız Davutoğlu Hoca, Türkiye’nin gücünün yansımasından ürkenler ve rahatsız olanlar Yeni Osmanlıcı etiketi yapıştırıyor ve bölgedeki halkı etkilemek istiyor minvalinde bir açıklama yapma gereği duydu. Çünkü daha önce Bosna krizi sırasında Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar ile gerçekleştirilen yüksek düzeyli istişare toplantılarından sonuç alınmış ve kriz önlenmişti. Bu duruma şaşıran Avrupalı bazı bürokratlar Sırplara “Biz bunu yıllardır deniyoruz yanaşmıyorsunuz Türkler denedi ve nasıl oldu” dediğinde Sırplardan “sanırım bizimle 500 yıl birlikte yaşamanız gerekiyor” şeklinde yanıt almıştı.

Yaşadığımız dünyada artık soğuk ilişkilerden, devlet düzeyinde temaslardan ziyade halkların beklenti ve talepleri ile bağlarının etkili olduğunu kabul edersek Türkiye ile Balkan halkları arasındaki özel ilişki durumunu da daha kolay idrak edebilir ve ilişkilerin bu doğrultuda güçlendirilmesi çabasını anlayabiliriz. Bugün Türkiye’nin Balkan politikası da işte tam bu eksene oturmaya başlamıştır. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu Hoca’nın Kosova ziyaretine başlarken henüz Türkiye’den ayrılmadan bir Boşnak gazeteci arkadaşımızı aracına alarak gayet samimi bir şekilde röportaj vermesi, benim Kosova ziyaretimden dönerken bir dostumun isteği üzerine bir avuç toprağı kendisine hediye olarak getirmem, yine kendi şahsımın kolaylıkla Kosova’da güçlü bağlar kurabilmesi de doğrudan bunlarla alakalıdır. Artık halkların taleplerinin dış politika ve ülkeler arası ilişkileri belirlediği bir dönemde yaşadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Böylelikle Türkiye’nin genişleyen ve büyüyen dış politika alanlarını ve geçmişten gelen güçlü referansları anlamlandırabiliriz. Yoksa Yeni Osmanlıcı gibi dışarıdan yapılan etiketlendirmelerle anlamsız ve dar bir eleştiri kültürüne gömülmüş olacağız. Ayrıca belirtmekte fayda var ki her ülke geçmişinde güçlü olduğu ve yer aldığı coğrafyalarda daha fazla etkin rol oynamaktadır ve buna çaba gösterir. Sanıyorum Rusya’nın halen daha Orta Asya ve Kafkasya bölgelerindeki etkinliği ile İngiltere’nin Ortadoğu ile Uzak Asya üzerindeki etkileri de geçmişlerinden gelen Sovyetler Birliği olmak ve Güneş batmayan İmparatorluk olmak tarihi perspektifi ile yakından ilgilidir.

Sonuç olarak Balkanlar Türkiye’nin kalp atışlarının merkezindedir. Gerek tarihsel bağlar gerekse bu bağların günümüze yansımaları bunun en açık göstergesidir. Kosova ve Bosna savaşları yaşanırken Türkiye elindeki tüm imkânları o gün sahip olduğu güç oranında kullanmış ve bölge halkının ilk yüzünü döndüğü ülke olmuştur. Belki o günkü şartlarda yapılması gerekenler tam olarak yapılamamış olabilir ancak bugün büyüyen ekonomisi artan siyasi görünürlüğü ve uluslararası arenada itibar gören sözü ile bambaşka bir Türkiye vardır ve geçmişte özelde Kosova ve Bosna-Hersek ve Balkan ülkeleri için yapılamayanlar gerçekleştirilebilir. Mevcut politikaların da bu yönde olduğu bariz bir şekilde görülmektedir. Önemli olan bu politikaların tabana yayılması kurumsallaşması ve halklar nezdinde desteklenmesidir. Ortak kaderi paylaşan toplumların ortak bir geleceği de birlikte kurmaları kadar olağan bir durumun Yeni Osmanlıcılık yaftalaması ile lekelenmemesi gerekmektedir. 

Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
@burakyalim (twitter)